İçimdeki dumanı daha fazla ne kadar tutabilirdim onu deniyordum. “Ellerimi kaleme teslim ettim ve durdurmaya çalışmayacağıma söz veriyorum.” yazardım her hâlde bu sana yazılmış bir mektup olsaydı. “Her hâlde” kendi içinde bir tür ironi taşımıyor mu sence de? -Onu seviyor musun? +Her hâlde… Bir insan “her hâlde” nasıl olur da çelişki barındırır içinde?  Birini gerçekten sevdiğini söylüyorsan onu “her hâlde” seversin. Onu hem kendi hem de başkaları gözünde  yüceltirsin ki içindeki hazineye erişebil. O senin için “her hâldeher şeydir. Benim için bana olan sevginden önce, bir eşini daha bulamadığın ve simülasyonlarının aslı gibi asla tatmin etmediği bütün duygulara olan bağlılığınla yarattığın huzur gelir. Ben, tam da orada bulmuştum zaten adının anlamını. Hayatta ‘hiç olmadığın birini oynamak’tan kulise indiğin bir vakit oldu mu? Bir de benim sana bunun hazzını yaşatabilmek için harcadığım çabayı bir düşünsen, olmaz mı? Şöyle bir düşünüyorum da, sanırım bir tek yok olmanın hissini deneyimlemedim seninle ilgili. Ve tek istediğim, birgün sen yine neticesiz bir hazzın ortasında damarların sertleşirken, benim için artık bir Yunan heykelinden farksız olduğunu görmemen. Çünkü; belki de bir benim gördüğüm, içindeki adamı kendi ellerimle yok etmek istemiyorum ve bu acının zevk verenini de tanımıyorum. Ben her hâlde, her hâl ü kârda, her neyse öyle seviyorum. Lütfen sen de kendinle ilgili bana bunu düşündürme, sadece yaşat. Bu da böyle bir kafa. Oğlum, saat kaç oldu yürü çabuk eve! 

Kokusuna aşina olmadığı arabanın arka koltuğunda, sokak lambalarıyla düşüncelerinin arasındaki bayrak yarışını seyrediyordu. Bu sefer çok uzun gelmişti yol ona, huzursuz olmasından değil tuvaleti olduğundan.  Arka koltukta oturmanın tek iyi yanıysa denizi seyredebiliyor olmasıydı. Acaba arkadaşını sokağın içine girme zahmetine soksa mıydı yoksa sokağın başında inerse eve kadar yürüyebilir miydi?

Fonda çalan şarkının adını görmesiyle tek bir düşünceye saplanması bir oldu. Garipsemedi zira çok meyilliydi ya saplanıp kalmaya. Kimileri burcuna bağlardı saplantılı karakterini, kimileriyse psikanalitik yaklaşımla “anal dönem takılması” derdi. O severdi saplantılarını, özgünlüğün saplantılardan doğduğuna inanırdı. Gözünü denizden bir saniyeliğine ayırıp şarkının adını görmesiyle başlamış gibiydi yolculuk, “Romantik”. Ne kadar büyük bir zaman kaybıydı o filmi izlemek. Ne kötü bir filmdi o öyle. Ne zaman izlemişti ki onu? Birden o yerin kokusundan oturduğu koltuğun dokusuna kadar bütün ayrıntıları hatırladı o gece ile ilgili. Acaba zaman kaybı mıydı gerçekten o filmi seyretmek yoksa o filmi sonuna kadar seyretmeye tahammül edebilecek kadar “huzurlu” olması mıydı hatırlanır kılan o geceyi? Yine de konuyla ilgili söylenecek hiçbir cümle bir diğerinden daha haklı olmayacaktı.

Düşünceler sokak lambalarına yaklaşmıştı yarışta. Gecelerce uyuyakalınmış sayısız belgeselle dolu o salona ilk girdiği akşamı düşündü ve orada son kez oturduğu gece gözünün önüne geldi aniden. Olacakları öngörmüşçesine o evi terk etmeyi istememesine rağmen bunu hiç dile getirmemişti. O evi öyle çok sevmişti ki ve hattâ belki de diğerlerinden çok daha fazla özlemişti. Sanırsa o evden giderken oraya hapsedilmiş bir şeyler olmalıydı kendilerinden. Yoksa her şey böyle birden bire nasıl değişebilirdi ki?

Yolu tarif etme bahanesiyle savdı tüm bu düşünceleri aklından. Sola döneceklerini söyleyip sağına baktığında, daha geçen hafta ne kadar çirkin göründüğünü düşündüğü reklam tabelalarının yerinden sökülmüş olduğunu ve esrarengiz bir yangının tek kurbanı olan tarihi okulun, yıllar önce gizlice girdiği bahçesini gördü. Yangın ne korkunç bir şeydi. Bu arada İçimdeki Yangın/ Incendies filmi onu ne kadar etkilemişti. Sahi kiminle girmişti o bahçeye? Ne cesaretti? 

Yine de kim hiçbir sıkıntı verici sonucu olmayan bir zevki yaşamayı seçen ya da sonuçta hiçbir sonuç üretmeyen bir acıdan kaçınmayı seçen bir adamı suçlama hakkına sahiptir ki? -Cicero

Bana bisküvi yemeyi neden sevmediğimi hiç sormadın

Paketlerce yalnızlık tadında bir akşam. Burnumun dibinde pembenin olabilecek en sevimsiz tonunda boyanmış buz gibi duvardan başka hiçbir şey yok. Sesimin duyulmayacağından emin, duvarlarla uyumsuz pembelikteki yorganıma sarılmış hıçkırıyorum. Kapı kilitleme alışkanlığım yoktu. Hoş olsa da fark etmezdi ya. Küçükken cici annemin evinde sehpaya kolonya döktüğüm zaman korkup çevirdiğim, sonra da minicik ellerimle çaresizce kapının altındaki boşluktan uzattığım o anahtarı, bir daha geri alamayacağımın farkında olsaydım belki de avuçlarımda sıkı sıkı tutmaya devam ederdim. Hayalimde tam da cici annem kilidi çevirip beni özgürlüğüme kavuşturacaktı ki kapı açıldı. İçeri küçükken her gece yatağımın başına, biberonumun dibinden süt içme numarası yapmak için gelen adamdan bir başkası gelmiş değildi. Sadece ben artık büyümüştüm.Yatağın kenarına oturdu ve “Ne oldu?” dedi, “Neden ağlıyorsun?”. Kumanda savaşındaki tek rakibimi vereceğim cevapla küstürürüm de ben her istediğimde 10 dakika sonra oynanacak olan oyunumuz, bir daha oynanma ihtimallerini kaybeder korkusuyla “Yok bir şey.” dedim. “Sana bisküvi almadım diye mi kızdın?” diye sorduğunda kendimi tutamayıp hıçkırmaya başladım. İkinci ve o gece uykuya dalmadan önceki son cümle bir çırpıda çıkıverdi ağzımdan: “Çok yalnızım abi!”. Söylediğinin, gelecek 8 sene boyunca mütemadiyen kulağımda çınlayacak cümleler olabileceğini hesaba katmayan bir korkuyla bekledim cevabını: “Tabii ki sana almadım da ona aldım Yağmur. Çünkü onun mutlu olmak için buna ihtiyacı var, ama senin yok. Sen hepimizden güçlüsün, benden bile. Ben sana çok güveniyorum. Sen hep tek başına ayakta kalacaksın.” Bana bisküvi yemeyi neden sevmediğimi hiç sormadın. Hoş yalnızlıkla eş anlamlıydı ya bisküvi. Her gece senden sonra uyuyan ve her sabaha karşı sana sarılması için rüyasını bölmenden hiç yakınmayan o kadının trajedisi, o gece bisküviye üzülmenin, hayatı boyunca tek başına ayakta kalmaya meşruiyet kazandırdığı küçük bir kız çocuğununki kadardı.

Bana tek başına nasıl ayakta kalınacağını bilip bilmediğimi hiç sormadın. Hoş ben bunu en başından beri hiç istememiştim ya.

Az kalsın unutuyordu kadın, ama çok uzaklaşmış sayılmazdı. Onu yol yakınken uyandırıp kendine geri döndüren adama duyduğu minnetle aklına vardı, başına muntazamca devşirdi. Şimdi yoluna kaldığı yerden devam edebilirdi.

Kıpırtısız bir salı gecesi, ödipal altmetinler. 

Şimdi sen, balonların elinde başlamadın mı yürümeye? Hayatına girmiş her insanın nefesleriyle şişirilmiş yüzlerce balon… Dudak, el ve gökyüzü üçgeni… Oysa ne kadar severdin bulutlara doğru yürümeyi. Uçmadan kaçamayacağını söyledim ben de sana neticesiz bir günde. “Şimdi sen, balonların elinde başlamadın mı sevmeye, bir eski gökyüzü çağırır bulutları seni gözlemeye?” diyen bir kadının nefesini balonlara üfletiyorsun, sesi kesiliyor kadının. Bir nefes uzakta olmayan adama yıllardır avuç içlerinde sıkı sıkı tuttuğu, ama isimlerini asla hatırlayamadığı oyuncaklarını uzatıyor.

“Tereddütsüz bir ayrılık ne kadar acı verebilir ki?” diye düşünmek lüzumsuz geldi, çünkü ilk ayrılığından son ayrılığına değişen tek şey kokulardı. İlk kokudan sonuncusuna dek süren ayrılıklar, kokulardan atamadığı bedenler… Yüzlere ne olmuştu? Her ayrılığın bir kokusu, her kokunun bir bedeni, her bedenin de bir yüzü yok mudur? Oyuncakların uzatıldığı eller, balonlara değen dudaklar ordusu… 

Ayrıldığında cam gibi dağılan bir koku olmalı. Geçmişe çarşaf takan, yastıklarınıysa asla atmayan… Duyduğunda parçalı bulutlu bir ayrılık akşam üzerini anımsatan bir koku olmalı. Temiz çarşafların altına hapsedilmiş gecelerce anıyı sır tutan, yüksek tavanlarlaysa asla vedalaşmayan… 

Kökleri ruhuna uzanan ve şimdi daha önce hiç tokalaşmadığın duvarlara değen o güzel ellerin güzel parmak uçları… Dudağını boynuna esir ettiğinde ondan seni ayıran tek yerin oldu oralar. Elleriyle aynı çizgilere sahip olmak için o parmak uçlarıyla oynadın oyununu. Oysa ömründe duyduğun en güzel kokunun yegâne sahibinin, senin çizgilerinin kıvrımlarında hapsolduğunu asla bilemeyecektin, tenindeki pürüzleri ezbere bildiğini… O pürüzlerden bir harita çizdi. Senin başladığın yerde, onun bittiği evren… Sen uçtuğunda, onun hava olması gibi, uçurması gibi.. İki bedeni aynı ipte sessizce kıpırdatan bir hava, uzağa uzak olanla yollayan.

Yağmur Cıngıllıoğlu & Neval Sipahi

Wax Tailor - Hypnosis Theme

Nasıl anlatacağı konusunda en ufak bir fikri yoktu. Hayatından gitmiş her kişi, kendiyle birlikte isminin harflerini de alıyordu ondan. Artık insanların anladığı dilden anlar, ama konuşamaz olmuştu. Yanı başında açık duran tabakasının içinde duran özenle sardığı sigaralardan en muntazamını çıkardı, yakmadan önce her seferinde yaptığı gibi iki dudağı onunla uzun uzun vedalaştı. Ardından, derince, bir nefes…

Kirpiklerini öpüştürmeyi severdi uyku. Uzun zamandır uyuyordu ve uyanmak isteyecek kadar da yorgundu. Oysa o en çok uyku öncesi nefes alıp vermeleri dinlemeyi sevmişti. Kıskanç uyku nefese düşmanlığını bilerken, O’nun dinleyecek bir nefesi yoktu uzun zamandır. Bir nefes daha…

Rüyalarını hatırlamak şöyle dursun, gördüğü filmleri hatta yüzleri bile hatırlamaz olmuştu. Bir tek yerleri unutmamıştı ve ânın melodilerini. Yaşamının her ânının bir melodisi olduğuna inanırdı. Her anı bir şarkı ile gelirdi hatırına, bazen şarkılar nefesti bazen de nefesler şarkı. Nefesini tuttuğunda, şarkılar durmuştu.

Yolları hiç unutmazdı, her yolun bir şarkısı vardı. Çıkmaz sokaklarda karar notayı bulmazdı şarkı, tadı damağında kalırdı adımlarının. 

Yollarının nereye varacağını umursamazdı. Sadece tepedeki güneşi kirpiklerinde hissetmesiydi ilgilendiği, bastığı zeminin ayaklarıyla kavgasını seyrederdi. Rüzgâr tokat mı atardı yüzüne yoksa okşar mıydı dudaklarını. Tam 1826 gün 6 buçuk saat 23 saniyedir boğazını yakmamıştı hava. Bir sigara daha… 

Adamı ilk defa parmak izleriyle kirletilmiş, ikinci kez de sokak lambalarının yansıdığı bir camın ardında görmüştü. Aslında ilk kezle ikinci kez arasında bir kez gör’me’mişti adamı, ama görmediğine hiç üzülmemişti, yoksa bir üçüncüsü olmayacaktı.

Adamı ilk kez gördüğü zamanı bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordu; aylardan soğuk’tu, çok özlediği güneş bir türlü gelmek bilmiyordu. Güneşsiz bir akşamüstünde sağında kül tablası, solunda bir an önce yakılmayı bekleyen gece lambası. Bir nefes… İkinci kez gördüğünde ise ayaklarının altında yüzeyini bütün ayrıntısıyla hissedebildiği Arnavut kaldırımı; elinde, kafeye geri götürmeye söz verdiği cam kupada açık çayı… Yürüyordu yine yolunun nereye varacağını düşünmeden. Ve bir nefes daha…

O gece hava her gecekinden daha soğuk değildi, kadının kulağında John Cage’in 4’33’’ü çalıyordu, 4 dakika 33 saniye sessizdi senfoni. Sessizliğin senfonisiydi yolunun şarkısı. Adam arkasından seslendi, kadın müziğe dalmış, duymadı. Peşinden gidip onu durdurmaya kararlıydı adam, arabasından indi ve kadını durdurdu. Bu kadının adamı ikinci görüşüydü, bir de görmeyişi.

Sert bakan gözlerinde bir parıltı, parıltının içinde bir adam. Adam içinde adam. Parıltı beyaz, doğadaki bütün renklerin bir araya gelmesiyle oluştuğu gibi, aynı. Adamın içindeki adamı başkalarının görme korkusu adamınkinden daha büyük değildi.

Adamın sesindeki huzur dolu melodi kadına müziğini geri vermeyi vaat etmişti, parıltının içindeki adamsa nefesini. Parıltının içindeki adamın sesi ona ağırlıksızlık hissini hediye etmişti, adamın kendisiyse rüyalarını. Kadının uykusu, adamın nefesine aşık olmuştu. Kadın adamın ‘soru cümlesi’ hâlini sevmişti, adamsa kadının ‘boşluk doldurmacalı’ cümlelerini. 

Bir nefes, bir nefes daha.. Hissedebiliyor musun nasıl sıcak? Şimdi sigaranı söndür ve sevmeye devam et.

Sözcükler çok az. Onlar da ölüyor.

Doğumu ölümü oldu. Bir daha. Sözcükler çok az. Onlar da ölüyor. Doğumu ölümü oldu. O zamandan beri, yüzünde hep bir ceset tebessümü. Ölüme kadar sürecek bu. Kundakta ve beşikte. Anne göğsünde ilk fiyasko. İlk acemice adımlarını atarken. Anne ile dadı arasında. Onca yol. Paytak adımlarla. Yüzünde hep o ceset tebessümü. Cenazeden cenazeye. Bugüne kadar. Bu geceye. İki buçuk milyar saniye. Bir daha. Bu kadar az olduğuna inanmak zor. Cenazeden cenazeye… Az kalsın sevdiklerinin cenazesi diyecekti. Otuz bin gece. Bu kadar az olduğuna inanmak zor. Doğum gecenin en koyu karanlığında. Güneş çoktan batmış karaçamların ardında. Yeni yeşeren taze iğne yapraklar. Odada karanlık çoğalıyor. Ta ki ayaklı lambanın zayıf ışığı yayılana kadar. Fitili kısık. Şimdi. Bu gece. Gece kalkış. Her gece. Odada zayıf ışık. Kaynağı belirsiz. Pencereden değil. Hayır. Yok denecek kadar az. Yok diye bir şey yok. El yordamıyla pencereye gidip dışarı bakıyor öylece. Duruyor orada. Gözleri dışarı dikili. Kımıldamıyor, gözleri dışarı dikili. Hiçbir şey kımıldamıyor uçsuz bucaksız karanlıkta.  El yordamıyla geri çekiliyor orada duran lambaya kadar. Orada duruyordu. Son kez söndüğünde. Sağ cebinde bir avuç kibrit. Birini sürtüyor kalçasına, babasının öğrettiği biçimde. Süt beyazı küreyi kaldırıyor, kenara koyuyor. Kibrit sönüyor. İkinci bir kibriti, aynı biçimde sürtüyor. Camını alıyor. İs lekeli. Sol elinde tutuyor. Kibrit sönüyor. Üçüncü bir kibriti, aynı biçimde sürtüyor ve fitile tutuyor. Camı yerine koyuyor. Kibrit sönüyor. Küreyi yerine koyuyor. Fitili kısıyor. Aydınlığın bittiği yere kadar çekiliyor ve yüzünü duvara dönüyor. Duvar boş. Her gece böyle. Ayakta. Çoraplar. Gecelik. Pencere. Lamba. Aydınlığın bittiği yere kadar çekiliyor ve yüzünü boş duvara dönüyor. Bir zamanlar resimlerle kaplıydı… Az kalsın sevdiklerinin resimleri diyecekti. Çerçevesiz. Camsız.

Samuel Beckett - Solo

  Melek ve şeytanı, Tanrı’nın bölme mekanizmasının iyi ve kötü nesneleri olmaları dışında nasıl açıklayabiliriz ki?

  archive